« Önceki :: Sonraki »

Merhaba.....

Uzun zaman oldu yazmayalı...Daha doğrusu geçmişte yaşadığım bir takım gelişmeler ve sıkıntılar yüzünden yazmak için kendimde bir güc bulamadım....Artık yazma vakti geldi diye düşündüm..Şu anda da pek yazacak güç bulamadım kendimde ama, bir yerden başlayıp bir merhaba demek istedim...Ayrıca bu dönem içerisinde beni unutmayan sevgili dostlarıma da çok çok teşekkürler..
Şu içerisinde yaşadığımız kimi mutlu, kimi hüzünlü hayat herkese göre farklı manalar taşıyor olsa gerek..Benim gözümde ise kimi zaman, yemyeşil kırlarda çığlık atarcasına coşkulu nefes alış verişlerimdir ..Yada çocukluğumdan kalma bir hatırayı seneler sonra aynı sevinç ve hevesle hissedebilmektir.
..Yani benim hayatım şimdilerde ise, eskiye ve anlatılan o mistik hayatlara duyulan özlemdir...
Bu nedenledir ki, ne zaman hayatı yaşama arzusu içerisinde olsam söze başlarken ilk söylediğim hep "eskiden..." olur...
Eskiden diye başlamak yada geçmişe özlem duymak, şimdilerde hakkım mı bilmiyorum..
.Çünkü, yeni doğacak çocukların, uğruna kavgalar edebileceği bir hayatı olacak mı..Biz hayatı az da olsa yaşamış bir nesil olarak gelecek hayatlara karşı tüm görevlerimizi yaptık mı acaba bilemiyorum...Bizlerin artık ebeveynlerimiz gibi sudan sebepleri de yok çocuklarımızdan koparıp aldığımız hayatlar adına..
Herkese sağlık, mutluluk ve neşe dolu günler diler, selam ve sevgilerimi sunarım...


NOPTİK

Yorum (5) Yorum yaz!

Bu evde her şey birikiyor.

Ev canlı bir organizma sanki. Bir çöp ev olmasın diye çabalayıp duruyorum. Onun hızı her zaman beni yeniyor. Freud'un her şeyi biriktirme nedeni hakkındaki savını aklıma getirmemeye çalışıyorum ama, sonuçta bir problem olduğu çok açık.
 
Evin üç odası, salon ve tuvalette her çeşit gazete ve dergi birikiyor. Her gün gazeteler okunup, kupürler kesiliyor. Bu da kupür birikmesi demek. Gazeteler yeniden değerlendirmeye gidiyor. Dergiler, atılacaklar, saklanacaklar ve tuvalette okunacaklar olarak sınıflandırıyorlar. Alıkoyulacak olanlar konularına göre ayrılıp kitaplığın çeşitli raflarına yerleştiriliyor.
 
Not aldığım kağıtlar ayrı problem. Aygaz ve sucu telefonu, ihtiyaç listesi, annemin istekleri, kimin telefonu olduğu belirsiz numaralar, isimle birlikte yazılmış ama kim olduğu hatırlanamayan kişilerin telefonları, telefonlar numaralar offf. Her hafta başı bir kısmı atılsa da bir kısmı korkudan telefon defterinin içinde saklanıyor. Hasbelkader atılmış telefon numaralarının ise genellikle sonradan döne döne arandığını söylemeye bile gerek duymuyorum.
 
Mutfakta durmaksızın naylon torbalar birikiyor. Bilinçli bir şekilde alınmış ağzı büzgülü siyah, mavi çöp torbaları dışında aldığımız şeyleri içine koyduğumuz adi naylon torbaları. Market dönüşlerinde hepsini iç içe koyup bir dolaba tıkıyorum. Her fırsatta kullanıp bitirmeye çalışıyorum, ama bu hıza yetişmek ne mümkün ? Naylon torbalardan nefret ediyorum.
 
Salondaki çekmecelerden birinde fiş ve faturalar birikiyor. Ara sıra tarih sırasına koyup birbirine ataçlıyorum. Kredi kartı slipleri ayrıca klase ediliyor. Kitap, kaset, mobilya, temizlik malzemesi fişleri ailenin emeklilerine verilmek üzere ayrılmak zorunda. Bu iş çekmece iyice dolup, evin ağsına söylenmeye başlayınca yapılıyor.
 
İkinci çekmecede ilaçlar birikmekte. Aslında evde bir ecza dolabı da var. İki adette karton kutu, içleri ilaç dolu. Ama kutularından çıkarılmış tabletler karmakarışık bir şekilde burada arzı endam etmekte.
 
Evin her tarafında yerlerde küçük küçük kurşun kalemler birikiyor. Her hafta belki 15-20 tanesi tarafımdan toplanıp çöpe atılıyor. Kalemtıraşların açtığı kurşunkalem kırpıntıları ise bağırış çağırışlar içinde her gün toplanmakta. Evin her odasında bir çöp kutusu var. Ayrıca kağıttan çöp kutusu yapımı tarafımdan evin en küçük ferdine müteaddit defalar öğretilmiş bulunmakta. Ama her nedense bu kırpıntılar ya okul pantolonunun cebinden ya da yerlerden çıkıyor her seferinde.
 
En büyük sorunlardan birini Lego, Knex ve ne olduğu belirsiz bir dolu oyuncak parçası oluşturmakta. Bunlar da genellikle her odanın yerinde ayağıma batmak üzere bubi tuzağı şeklinde hazır ve nazırlar. Herhangi birini atmaya yeltendiğimde, " Duuur, o benim Pokemon'umun bilmemnesi ! diye bir çığlık duyuyorum. " O önemli parça kaçırılırcasına ellerimin arasından kayıp gidiyor. Ama öfkem hala yerinde !
 
Birikenlerin içinde bir kalem benim aslında bir abi olduğumu her gün yüzüme vuruyor.
Bir de bilinçli biriktirdiklerim var tabii. Eve gizli gizli soktuğum kitaplar, dayanamayıp, her birinden bir tane de saklamak üzere aldığım kartpostallar, CD''ler, kasetler,
yollardan topladığım çiçek, böcek, kozalak parçaları, yazın deniz kabukları, yengeçler filan. Nedense onlar hiç batmıyor. Başkalarının dönüp bakmayacağı şeyleri mücevher gibi toplayan bir akreb burcu olduğumdan evdeki kitab sayısı katlanılmaz hale geldi.
 
"Alıp da unuttuklarım" da söz edilmeye değer maddeler arasında. Bu ne demek ? Bu mutfakta da karşılaştığım bir gerçek. Geçen gün 5 poşet sumak buldum. Üstelik bunları niçin ve ne zaman aldığımı ise hiç hatırlamıyorum bile.
 
Birikenlerin yanında bir de sürekli kaybolanlar var. Telefon defterim mesela. Ne zaman arasam yok. Telefonun yanındaki kalem, televizyonun kumandası, fotoğraf makinesinin film çıkartmak için kullanılan kolu, çarşaf ve nevresim düğmeleri - ki bir de üst gömlek düğmeleri vardır onların yokluğu da servis ya da iş saatinin gelmesine 5 dakika kala anlaşılır - ayakkabı çekeceği bunlardan bazıları. Evde, kitaplarımı damgaladığım adımın yazılı olduğu mühür, kocamın siyah çorapları ki en az dört adet olduğu rivayet edilmesine rağmen değil dört çifti bir çifti bile bir arada gördüğüm zamanlar çok nadir.
 
 
Son olarak hiç olmayanlardan söz etmek isterim. Mesela bizim evde maydanoz bulunmaz. Yani aslında maydanoz alınır, ama alındığının ertesi günü çürüdüğünden, ne zaman komşu istemeye gelse ya da bana lazım olsa maydanoz yoktur. Geçici çözüm olarak kuru maydanoz alıyorsam da bunun canlısıyla aynı kefeye konmayacağı çok açıktır.
 
Son zamanlarda devamlı rejimde olduğumdan bir misafir geldiğinde ikram edecek bir şey bulmak da çok zor oldu. Yani misafire ikram yok bu evde. Sonra dayım her geldiğinde" Niye misafir sigarası bulunmuyor ?" diye çıkışıyor. Bilirsiniz onlar bir orta sehpasının ortasındaki bir kristal kaseye konurlar - bu arada bir kristal kase ve orta masası da yok bu evde - Ona "Misafire uyuşturucu da ikram ediyor musun ?" diye soruyorum. " Ne ilgisi var şimdi ? " diye azarlandığımla kalıyorum tabii. Yani bizim evde misafir sigarası da yok ve hiç de olmayacak. Buna bağlı olarak tabla da yok. Soğuktan donarak balkonda sigara içmeye çalışanlara verecek bir kül tablası bulmakta da zorluk çekiyoruz. Sonra tüp örtüsü, televizyon örtüsü , örtü örtüsü filan da yok. Bütün örtüler kaldırıldı çünkü. Bizim evde hala D smart yok. Olacağı da yok bu gidişle. Karınca yemi adı altında - ismin sevimliliğine bakar mısınız ? Besliyoruz sanki onları - satılan zehirlerden kullanalı artık bizim evde karınca da yok. Hemen ardından aklıma gelen acı bir şey var ama. Bir kedim bile yok, çünkü kuş kovalarken altıncı kattan düşüp öldü. İşte bu saydıklarımın içinde "Keşke olsaydı " diyebileceğim tek şey. Keşke olsaydı...
 
 
Bütün bunları okuyanların " Galiba bu evin işe yarar bir yasayanı da yok." dediklerini duyar gibi oluyorum, ama ne gam ! Bende de tüm biriktirdiklerim, kaybettiklerimin acısı ve bu gibi sözleri hiç takmayan mangal gibi bir yürek var.

 

 

                                                                                                                   NOPTİK

Yorum (3) Yorum yaz!

biriktirmek!

sen ne biriktirirsin? ben her şeyi. geçmişi, geleceği, duygularımı,
dostlarımı, günleri, geceleri, kırgınlıklarımı, sevinçlerimi, 
edebiyat dergilerini, gazete kupürlerini, pulları, bitmiş telefon kartlarını... 
ha, bir de kalem koleksiyonum var; 
birbirinden ilginç yüzlerce kalem. belki bu hayat pahalılığında yalnızca para biriktirmek zor geliyor bana. 
biriktirmek dışında başkaca bir sıkıntım da olmadı hiç.


başka ne mi biriktiriyorum? biten günlerimi, çabuk unutulsun diye erken bitirdiğim aşklarımı, artık oynayamadığım oyunları, dalından sevgiyle kopardığım çiçekleri, annemi, biletsiz çıktığım yolculukları, ekmek paramı, yağmurları, ölümü, renkli televizyon saatlerimi, sıcak ev yemeklerini, sakallarımı, işlerimi...
 
bir ara iyice abartmıştım biriktirme işini. ne de olsa insan anılarıyla vardır ve anılarına saygı duymak zorundadır. öyle ya, çöp değildir anılar, bir anda vazgeçemezsiniz onlardan. doğum günlerimde gelen çiçekleri, arkadaşlarımla gittiğim lokantadan aldığım baskılı peçeteleri, bende anısı olan ama artık iyice eskimiş kazak, gömlek ve pantolonlarımı, okuduğum gazeteleri atmak yerine saklamayı tercih ediyordum. ta ki, televizyon kameralarının yanlarında resmi elbiseli adamlar olduğu halde insanların evlerindeki anılara kadar sokulabildiğini, onlara çöp adam yaftasını yapıştırdığını görene kadar. normal ve anormal arasındaki farkı ayırt edecek kadar zeki olmadığımı televizyondan öğrendiğimde, ne yalan söyleyeyim, korktum.
 
çocukluğumun çocuk oyunlarını, nelerle zaman geçirdiğimi düşünüyorum şimdi. sanırım o zamanlar başkalarına bakarak biriktirmek işimize yön veriyorduk. bakkal amcalar karar verirdi bizim ne biriktireceğimize. içinde E bilmem kaç katkı maddesi bulunan şeker ve sakızları en ön raflara koyar, bütün yeniliklerden haberdar olmamızı sağlarlardı. tabi şeker ve sakızdan çok, içlerindeki futbolcu ya da araba resimleri için alırdık biz onları. kimi zaman da seriyi tamamlamaya, firmanın adını yazarak bir oyuncak ya da top kazanmaya çalışır, tam yazacakken, bir harf eksik kalır, onu bulmak için yeniden harçlıklar koparıp bakkalın yolunu tutar, ama o harfi bir türlü bulamazdık. sadece ben mi? mahallede hiçbir çocuk o harfi bulamazdı. şans işte! yine de yitirmezdik umudumuzu...
 
ya gazoz kapaklarına ne demeli... onlarcasına, binlercesine sahip olmak için yollarda, uğruna başımız eğik dolaştığımız, eğilmiş olanları düzeltmek ve onları saymak için de zamanımızı bonkörce harcadığımız gazoz kapaklarına... şimdi açtığım gazozun, meyve suyunun ya da biranın kapağını -eğer içinde bedava yoksa!- gözünün yaşına bakmadan çöpe attığımı düşünüyorum da, ya çocukluğumda, ya da şimdilerde ters giden bir şeyler var diyorum kendi kendime...
 
aslında hayır; yalnızca biriktirme zevklerimiz değişti galiba. çocukken yaptığımız toplu biriktirme eylemlerini şimdi büyükler olarak yine topluca yapmıyor muyuz? yazının başında da belirttiğim gibi aşklarımızı, geleceğimizi, dostlarımızı ve duygularımızı biriktirmiyor muyuz; biraz öznel olsalar bile... hatta ve hatta bonuslar, hedef puanlar biriktirmiyor muyuz? yine de çok umutlu olmayın siz, en çok hedef puan, dolayısıyla uçakla gidiş dönüşlü bir haftalık singapur tatili benim; kimseye kaptırmam.
 
bir an için bu yazının, ben öyle olduğunu düşünmüyorum ama, bir nesne olduğunu (çoğu akademisyen bilim adamı birer üreti olan kitapların bile nesne olduğu konusunda hemfikirken!) ve agora' da yayınlandığını düşünün. yayınlanan 10' u aşkın yazımdan biri olacak ki (biriksin biriksin!), ne olur bu durumda? benim için yeni bir durum; üretinin biriktirilmesi... bu da ilginç değil mi? en güzeli de bu sanırım. birilerinin bize dayattığı, bizim olmayan nesneler yerine, bizim olanı, ürettiklerimizi biriktirmek. üretmeden tüketmek yerine, üreterek biriktirmek daha önemli gibi. yoksa kredi kartlarına faizlerin yüklediği borçlar, insansız ve duygusuz yaşamlar, odamızın dört duvarını biriktirmek mi daha iyi? ya da kendimizi biriktirmek, çoğaltmak en iyisi; çünkü zaman geçiyor ve belki de biriktiremediğimiz ya da biriktirmekte zorlandığımız tek kavram; zaman!
 
en çok da zaman biriktirmekte zorlanıyorum. kimi zaman durmasına, kimi zaman da bir su gibi akıp gitmesine engel olamıyorum onun; yıllarımı biriktiriyorum. arada bir ona hakim olduğum anlar da olmuyor değil. fakat, genellikle benim olmaktan çıkıyor zaman. ben de kendim oluyorum. zaman ben'im çünkü! yaşadığım an, varolma çabam.
 
bu yazıyı yazmaya başlayalı yaklaşık bir buçuk saat oldu ve ben bu süre zarfında arada sigara ve çay içmek ve de düşünmek için verdiğim molaları saymazsam, tamı tamına 90 dakika biriktirmiş oldum. bu 90 dakika boyunca duvarda asılı duran saat çalışmaya, kendini yaşlandırmaya ve tüketmeye devam etti; beni tüketmesine izin vermedim. yine de bu savaşta onun bana galip geleceğinin farkındayım.
 
peki bu yazıdan sonra ne kadar bonus birikir banka hesabımda? biriksin biriksin, ben yine de harcamayacağım...

 

 

 

NOPTİK

 

Yorum (0) Yorum yaz!

BANA YAPTIĞIN BU ŞEYİ SEVMİYORUM


Bu ne kadar büyük bir eziyet bilemezsin… Sana öyle yakınım ki; sadece birkaç dakika sürer yanına gelmem. Ama bir o kadar da uzağım işte…
 
Neden saniyeler saatlere dönüşür, saatler hep aynı kalır böyle. Neden gitmen gerek hep. Neden seni çok az görmem gerek, neden bununla yetinmem gerek. Sabır, sabır! Neden bu kadar sessizim ben. Sevmek sessizlik midir? Değildir. Susuyorum, konuşmuyorum, kıskanmıyorum seni sözlerimde. Ama belki çığlık çığlığa bağırmaktır sevmek seni. Belki anlatamamaktır. Biliyorum yokuz, yok olan şeyler için uğraşıyoruz…
 
Neden bir şey söylemiyorum sana. Öyle yorgunum ki, susmaktan yoruldum bu sefer. Ağlamıyorum, ağlamak istemiyorum. Mutlu oluyorum hep, sen istiyorsun diye…
 
Biliyor musun açım ben, çok açım hem de. Oysa ki çok da fazla şey değişmiyor yanındayken. Bir hoşluk çöküyor üzerime, hiç yaşamadığım bir dinginlik... Seni neden bu kadar çok tanıyorum ki hakkında hiçbir şey bilmeden. Neden bu kadar çok dokunuyorum sana, görmeden. Neden gözlerin bu kadar, sözlerin bu kadar yakın, bedenin bu kadar uzak bana?
 
Neden durağımı şaşırıyorum seni düşünürken. Öfkeleniyorum yok sebepten. Hayalden "an"lar, hayalden sahneler yazıyorum sana. Tek başına oynuyorum, tek başına yaşıyorum. Ve neden bu kadar dinginim hala? Bu dinginlikten sıkıldım. Bu tepkisizlikten sıkıldım. Sıkıldım yanındayken ağlamak isteyen hislerimden…
 
Varolan gerçeği bilmiyorum ve hatta sanki bir gerçek bile istemiyorum varolması gereken. Bir hayal yaşamak, bir gerçeği silmek, kendi hayatımdan kaçmak. Başka bir kendi hayatım yaratmak. Seninle... Niye? Niye seninle?!
 
Çocuk gözlerim hiç büyümeyecek biliyorum. Onları incitme, incitme çocukluğumu... Sana anlatmaya çalıştıklarım ne kadar önemli senin için bilmiyorum. Ama dinle, dinlemeni istiyorum. Hissettiğim ürperti belki bir gün çok acıtacak canımı. Belki canım şimdiden başladı bile acımaya. Acıt, umurumda değilsin bir yerde, bir şekilde, bir anlamda.
 
Belki bir akşamüstüne dönüşür duygularım, belki yok olur. Belki derdim sen de değilsin, oyalanıyorum belki. Ama içimi yakan bu duygu şaşkına çeviriyor beni. Anlamıyorum ne istiyorsun, ne istiyorum, ne olmalı?..
 
Sen dengesiz, ben dengesiz, aşk dengesiz. Biraz denge diye düşünüyorum. Bütün bir gün boyunca sen değil, yarım bir gün boyunca sen olmak mesela… Ya da mümkün mü kavga etmeden başladığım bir güne seninle? Her şeyi, herkesi umursadığın yalan! Umursamıyorsun sen beni. Umursamak "istiyorsun" sadece. Bense eziliyorum, yok oluyorum, elimde değil. Reva mı bu bana?..
 
Hiç düşünmediğim, anlamını aramadığım, bulup bulup yitirmediğim, çözdükçe bitirmediğim, belki sıfır duygu ama rahat bir gerçekti senden önce yaşarken of dediğim. Şimdi o istediğim duygu selindeyim. Akıyorum, elimde değil…
 
Benim değil bu hissettiklerim. Bir rüyaydı. Ama gördüm işte! Bir yol gördüm İstanbul gibi. Bir martı çığlığı uykumu böldü. Uykumu böldün sen, yordun beni. Bir deniz gördüm. Bir aşk hissettim, korktum çünkü asıl gerçek oydu. Anlattım gözlerimle buluşan her şeye onu. Gülümseyen gözler yarattı rüyalarım, utandım hiç nedensiz. Ben sevdim bu duyguyu, sevdim gözlerimdeki utangaç huzuru…
 
Seni özlemekten mi bütün bunlar? Neden yaptın bunu bana? Bir rüya gördüm, gerçekti. Uyudum, kollarında uyudum. Uzaktın… Yarattığım hayal kadardın sadece. O kadardın işte. O kadar gerçek, o kadar var ve o kadar yok…
 
Hayallerim kadar varsın işte! Bir gün seninle mutlu oldum, diğer gün ağladım… Niye? Niye yaptın bunu bana? Neden istedim bunu? Seni düşünmek... Bir başkasını bile seni düşündüğüm için düşünmek. Hep seni beklemek... Bu hiç de yabancı olmayan bir duygu bana. Hiç de misafir gibi durmayan. Öylesine tanıdık, öylesine canımın içinde. Sana sayfalar dolusu yazmak istiyor yine içimde yarattığın bu şımarık çığlık. Bana yaptığın bu şeyi sevmiyorum! Ne olduğunu bilmediğim, ne olduğunu anlayamadığım yaşamışlığında kayboluyorum. Kayboluyorum sana dokunan bedenlerde…
 
Küsmüş bir çocuğa dönüşüyor sana anlattıklarım. Dinliyorsun. Yüzüne bakamıyorum. Anlarsın diye değil, utandığımdan hiç değil. Ama bakamıyorum. Bir yanlışlık var. Bir gariplik... Çözemiyorum. İlk kez bu kadar gerçeğim ben, ilk kez bu kadar şuurum açık. İlk kez böyle berrak düşüncelerim. Ama sen... Neden bu kadar bulanık, neden bu kadar buğulu ve neden böyle varken yoksun...

 

 

NOPTİK



Yorum (1) Yorum yaz!

kalbim hala sessiz...

Harflerimin çığlık olup dolaşmasına rağmen kalbim nedense hala sessiz, bu sabah dışarı çıktığımda günesin pırıl pırıl ışıkları altında tüm nesnelerin ne kadar berrak göründüğünü duşundum ama nesnelerin tüm ihtişamlı renklerine rağmen kalbim yine sessizdi. Yasama dair sevgiyi, insana dair mutlulukları görme umuduyla gözlerimi açtığım her sabah yasamın ne kadar çok aynılarla dolu olduğunu görüyorum, her sabah aynı saatde uyanıyorum, ayni yolları kastedip ayni mekanlarda yasamı idame ediyorum, yasamın dışına çıkamadığım bir boşlukta yasıyor gibiyim, burada bütün ihtiyaçlarım gideriliyor gibi görünse de kalbim hala sessiz. Oysa dokunmak istiyorum, yüreğine dokunmak istiyorum, yıllar yılı aydınlıkta dahi olsa gördüğüm güzelliklere ellerimle dokunmak istemişimdir, hep gerçek olduklarından emin olmak istemişimdir. Bilirsin çocuklarda böyle yapar dokunmadıklarının varlıklarından şüphe duyarlar ve ben yüreğine dokunamadığım surece kalbimin sessizliğini bozamayacağım. Bu
sessizliklerin içerisinde, bu yasam koşuşturmalarının içerisinde yasamda söylenmemesi gereken hiçbir şey yok, her şey söylenmeli, sevmeye de zaman ayırmamız gerektiğini herkes bilmeli, bize anlam ifade eden her şeyi, sevdiğimiz için vermeye hazır olmalıyız, bu yüreğimizde olmalı. Her gün batan güneşler için üzülmektense yeni doğan güneşlerle gülümsemeliyiz, hep yakınımızdakilere sevgi vermekle yetinmeyip, uzakları yakın etmeliyiz, ben uzakları da sevdim seninle, uzaklar yakın oldu sevginle ama buğun bu sabah senin sessizliğinin içerisindeyim ve kalbim hala sessiz.



NOPTİK

Yorum (2) Yorum yaz!